| Demet Karayazıcı Sergisi |
Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi Sanat Galerisi 08 Haziran’dan itibaren Demet Karayazıcı’nın son dönem eserlerini sergiliyor. Karayazıcı, çağdaş resim sanatında figüratif yorumlarla gerçekleştirdiği yapıtlarında, bildiğimiz ve yaşadığımız dünyanın ögelerini tuvaline taşırken, kendi resim dilini oluşturmuş genç bir ressam. Yapıtlarında renk kaygısı olmaksızın dokuya ve lekeye ağırlık verirken izleyiciyi yeni düşsel kurgulardan oluşan bir dünyaya taşıyor. Demet Karayazıcı, Almanya doğumlu. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Mühendisliği Bölümü mezunu olan sanatçı, 1991 yılında master programı için Universitat-GH-Siegen'de bulundu. 1997 yılından itibaren çeşitli atölyelerde resim çalışmaları olan Karayazıcı, halen kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Farklı bir dünyanın izlerini, çağdaş yorumlarla bulacağınız sanatçının bu 14. kişisel sergisini 27 Haziran tarihine kadar izleyebilirsiniz.
Demet Karayazıcı'nın seçkin 66 eserini incelemek için tıklayın.
Favori olarak işaretleyin
Paylaşın
Bunu e-posta ile gönder
Okuma: 873 Yorumlar (2)...
Demet Karayazıcı kimdir?
Almanya’da doğdu. 1990 yılında Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Fizik Mühendisliği Bölümünden mezun oldu. Universität –GH- Siegen’de master programında bulundu. Resim hayatına 1997 yılında Akdoğan Topaçlıoğlu’nun atelyesinde desen çalışmalarıyla başladı. İlk kişisel sergisini 2002 yılında açtı.Bu güne kadar 11 kişisel sergi açtı.Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği aynı zamanda Uluslararası Plastik Sanatcılar Derneği üyesidir.Çalışmalarına halen kendi atelyesinde devam ediyor. “Kimsenin işi gücü yok ama herkes bir işte....işsiz güçsüz kimse yok. Dağı önce yeryüzüne mıh yaptı da sonra yerin yüzünü deniz sularıyla yıkadı. Yeryüzü öküzün üzerine yerleşti. Öküz balığın, balık da havanın üstünde. Hava ne üstünde? Ancak bir hiç üstünde. Şu halde herşey hiçten ibaret... Bu kıvrınmalar bu didinmeler ancak bir hiç.” * ‘Mantuku’t Tayr’ Feridettin Attar
,
Haziran 09, 2009
Demet Karayazıcı'nın Resim Dünyası
Demet Karayızıcı, “gibi yapanlar”dan değil, gerçek yaratıcılık girişimlerinde bulunmayı göze alanlardan birisi, has ressamlar soyundan… Bu görüşü, Karayızıcı’nın genel değerlendirmesini yapmak üzere temel alabilmek için yaratıcılık ve yaratma süreçleri üzerinde durmak gerekmektedir.
Resim uğraşı içinde bir yandan yaratıcılık eylemlerine girişen, bir yandan yaptıkça öğrenen ve sanatçı nitelemesini hak etmeye çalışanlar, bu çerçevede oluşturmaya çabaladıkları kendine özgü dünyayı kurarken; sanatsal değerlerden ve bu değerleri oluşturan, bu değerlere dayanak ve ölçüt olan gerçeklerden, anlayıp yorumlayabildiklerini kullanabileceklerdir. Bunlar, sanatçı tavrı geliştiren ve yaratıcılık atılımlarında bulunma cesareti gösteren kişilerin kendi dönemlerinde yaşayıp, gözleyip algılayabilecekleridir öncelikle. Herkesçe kabul edilip kalıplaşmış olan “sanatçı çağının tanığıdır” görüşü de bu gerçekliğin dile getirilmesidir aslında. Çağına tanıklık eden, etmesi beklenen sanatçı, kendi çağına özgü kavrayışlardan çıkarsadıklarıyla, içinde çaba gösterdiği sanatsal alanda, ama onu belirleyen ve ondan bağımsız olmayan yaşama alanlarında da kendi dilini, biçemini kurmak, kendine özgü bakışıyla kotaracağı özgün dünyasını oluşturmak, yapıtını seçikleştirmek zorundadır. Bu çerçevede yaratıcılık eyleminde bulunmayı göze alan ressamın, öncelikle kendi resimsel biçimleme alanlarını açması, bu alanları genişletme yolunda çabalarda bulunması; bunu yaparken, kendinden önceki resimsel yaratıcılık çabalarını ve o çabaların sonucunda ortaya konmuş nitelikli yapıtları irdeleyip kendinden önce yapılanları öğrenmesi, değerlendirmesi beklenir. Bu bilgilenme sürecinin ardından, özgün yapıtının temellerini atabilecektir ancak. Söz konusu resimsel / düşünsel dayanak, başkalarının oluşturduğu resimsel mantığa ve ölçütlere göre değil, kendi mantığına ve kavrayışına dayalı olmalıdır ki böylelikle kendi sanatsal / resimsel ölçütlerini oluşturabilsin. Başkasının biçimleme anlayışını kullanarak kişinin kendine özgü bir resim dünyası kuramayacağı, dolayısıyla “gibi yapmak” zorunda kalacağı, sanatçı olamayacağı bilinmektedir. Her yaratıcının, her gerçek ressamın kendine seçeceği özgün bir alan, oluşturacağı özgün ve kişiye özel bir algılama, kavrama ve eyleme mantığı ile bunların toplamından oluşan bir “yaratma fantezisi” olması gerekir. Çünkü, ressamın kendi yolunu açabilmesi onun kendine özgü girişimleri, o girişimlerle zenginleşen deneyleri, sürecin olgunluk getiren aşamalarında ise deneyim ve birikim zenginliğine ulaşması temel gerekliliktir. Bütün bu girişimler, eyleme ve deneyim kazanma süreçleri, ancak, kişinin kendi mantıksal, ussal ve sezgisel kavrayışıyla mümkün olabilecektir. Aksi halde taklitten, “gibi yapmak”tan öteye geçemeyecek olan “ressam” kendine ve yaptığı işe yabancılaşmanın kaçınılmazlığında sıradanlaşacak, kendisi değil, başkaları gibi birisi olacaktır. Bu “kendisi olma” zorunluluğu, sanatın gerçekliği olduğu kadar yaşamın da temel gerçekliğidir. Sanatçının dünyaya bakışı, öncelikle kendi yaşam tarzını biçimlemesini, yaşadığı çevreyi ve içinde bulunduğu dünyayı doğru ya da yanlış kavramasıyla kendine yön vermesini sağlayacaktır. Örneğin, ülkemiz resminde kendine özgü bir alan açmaya niyetlenen ressam, Batı resmine bakarak bilgi, birikim ve onlara öykünerek deneyim kazanabilir ama yalnızca bu çabasıyla kendisi olabilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan, ressamın özgün ya da sıradan, kalabalıkların davranış özelliklerine odaklanmış yaşam anlayışı sanatını da belirleyecektir. Sonuç olarak, başkalarının açtığı yollarda yeni buluşlarda bulunmak, yeni resimsel olanaklar bulmak ve onları kullanarak kendi özgün resmini kurmak mümkün değildir; eşyanın doğasına aykırıdır çünkü. devamı http://www.tabut.net/Demet-Kar...84911.html
,
Haziran 09, 2009
Yorum yaz |